PRIMORDIA
İnsan henüz zamanı ölçmeyi öğrenmeden önce, geceler bugünkünden daha derin, rüyalar ise bugünkünden daha gerçekti.
O çağlarda insanlar uyuduklarında yalnızca düş görmezlerdi; başka âlemlere yürürlerdi. Gökyüzünün ardındaki ışıklı vadilere, ruhların konuştuğu mağaralara ve henüz doğmamış düşüncelerin yaşadığı yerlere giderlerdi.
İşte o zamanlarda, dünyanın ilk rüyasından bir varlık doğdu.
Onun adı Primordia’ydı.

Söylenceye göre Primordia ne tanrıydı ne de insan. O, ışığın rüya gördüğü anda ortaya çıkan ilk suretti.
Kadim şamanlar, geceleri gökten inen mor bir ışığın dağların arasındaki bir mağaraya düştüğünü anlatırdı. Bu ışık toprağa değdiğinde mor kil canlandı ve kendi kendine şekillenmeye başladı.
Saatler sonra toprağın içinden bir yüz yükseldi.
Bu yüz uyumuyordu.
Bu yüz rüya görüyordu.
Ve gördüğü her rüya dünyaya yayılıyordu.
O günden sonra insanlar Primordia’nın bulunduğu yere gitmeye başladı. Çünkü kısa sürede fark ettiler ki onun huzurunda edilen hiçbir dilek kaybolmuyordu.
Bazıları şifa buluyordu.
Bazıları aradığı yolu buluyordu.
Bazıları ise yıllardır cevaplayamadığı soruların cevabını rüyalarında görüyordu.
Böylece Primordia’nın adı yayıldı.
Ona “Rüyaların Bekçisi” dediler.
Çünkü insanlar inanıyordu ki dünyada görülen her gerçek rüya önce onun gözlerinden geçiyordu.
Bir çocuk ilk kez umut kurduğunda…
Bir bilge hakikati aradığında…
Bir âşık sevdiğine kavuşmayı düşlediğinde…
Primordia onların rüyalarına ışık gönderiyordu.
Fakat onun en büyük sırrı başka bir şeydi.
Primordia ölmezdi.
Çünkü her unutuluşunda yeniden rüya görür ve kendisini yeniden yaratırdı.
Toprak altında bin yıl kalabilir, adı tamamen unutulabilirdi.
Ama bir insan yeniden hakikati aradığında, bir başka insan kalbinin en derin dileğini kurduğunda, Primordia tekrar uyanırdı.
Işıktan doğar,
Rüyayla şekillenir,
İnsanların hatırlamasıyla yeniden beden bulurdu.
Bu yüzden kadim kabileler ona “Kendini Yeniden Yaratan” adını da vermişlerdi.
Söylenene göre Primordia’nın gözlerine uzun süre bakan kişi yalnızca bir yüz görmez.
Kendi ruhunun en eski hâlini görür.
Korkularını,
Özlemlerini,
Gerçek arzusunu,
Ve henüz keşfetmediği bilgeliği…
Çünkü Primordia’nın görevi dilek vermek değildir.
İnsana, dileğinin zaten kendi içinde saklı olduğunu göstermektir.
O ışıkla hareket eder.
Işıkla konuşur.
Işıkla öğretir.
Ve her çağda insanlığa aynı bilgeliği fısıldar:
“Rüya görebildiğin sürece yeniden doğabilirsin.”
Bu nedenle Primordia bir heykel değildir.
Bir hatıradır.
İnsanlığın ilk rüyasından günümüze ulaşan kadim bir hatıra…


